image

En büyük motivasyon sloganı -Kımıldan-

“Kımıldan, kımıldan kımıldanıver ah şöyle nazlım kımıldanıver…”

Kımıldanmak, bütün mesele bu kelimeyi içselleştirmekte. Kımıldanırsan hareket edersin. Hadi kımıldan, ama biraz sağa, ama biraz sola, yeter ki; kımıldan. Kımıldanmak iyidir. Hareketin anasıdır. Kımıldanmak ile başladı her şey. Kımıldandığın zaman koşacağın aşikâr. Bebeği göz önüne al. Önce kımıldanır sağa sola, bir topaç gibi yuvarlanır, düşer, kalkar, ama yine dener, yine dener, yine dener ve sonunda yürür ve koşar. İşte sende önce kımıldanacaksın ve sağa sola çarpacaksın ki gelişesin ve öngörülerin oluşabilsin.  Kımıldayan kişi yürür. 

Yürüyeceksin, nereye mi? Hayallerin seni nereye götürüyorsa o tarafa yürüyeceksin. En kötü, kasların gelişir, güçlenirsin, yeni insanlar, yeni yerler görürsün. Yeni yerler vizyonunu mantaliteni büyütür ve dünya vatandaşı olursun. Ne mi olur? En kötü, senin gibi sana benzeyen kişileri, senin zıttın kişileri tanır kurgularınla değil gerçek kişilerin ağzından yeni yaşamları dinler ve umuda yelken açarsın. Yani büyürsün ve aynı anda gelişirsin. İster adımlarınla yürü, ister okuyarak, ister severek, ister üreterek, ister bir şeyler icat ederek yürü. Yeter ki yürü. Durma. Çiçek bile saksıda olduğu gibi durmuyor, büyüyor. Ağaç, bile durmayıp gelişip büyümek ile kendini programlayabiliyorsa, insanoğlu neden daha iyisi ve daha farklısı için araştırmasın ve kendisini geliştirmesin? Ağaç, meyve vermese o kuru ağaçtan o güzel tatları olan meyveleri vereceğini hiçbir zaman göremeyecek. Her insanın içinde güzel bir meyve var. Yeter ki meyve vereceğine inansın, sabırlı olsun ve hayallerine sarılsın. 

Ne kadar hızlı yürüdüğün önemli değil yalnızca bazen hızlı bazen yavaş yürü. Yalnızca yürü. Çevrendeki birçok canlının gelişimini bir gözlemle.  Her gelişimin altında hareket etmenin olduğunu göreceksin. Saksıdaki çiçek her daim güneş alıyor mu (kışı, sonbaharı, rutubeti…)  var. Peki, en değerli yaşam kaynağını yani suyu her daim yeterli alabiliyor mu? Maalesef, Hayır. Peki, evindeki kedi veya köpek sokakta olmamasına ve sen bir hayvan dostu olmana rağmen, har daim senden yeterli ve düzenli sevgi, ilgi alabiliyor mu? Sokaktaki kedi ve köpeklerden bahsetmiyorum bile. Onlar büyümeye, gelişmeye sevmeye, kendini korumaya, güçlenmeye, merak etmeye devam ediyorlar.

Peki, annen, baban, arkadaşların,  onları analiz et; onların her daim muhteşem yaşamları olabilmiş mi?  Peki, ya sen dostum, yazımın kahramanı olan sen, bu yaşa kadar hep muhteşem anlarla dolu yılları geçirerek mi geldin bu güne? Utanacak, utandıracak hareketlerin, üzüldüğün, ağladığın, öfkelendiğin,  âşık olduğun, ihtirasların peşinden koştuğun, depresyona girip hayal kırklıklarınla baş başa kaldığın zamanlar olmadı mı?  Hani bir keresinde hatırlar mısın;  çocuktun daha çok küçüktün, öfkeliydin ve sinirliydin. Kime mi hatırla, hani seni dünyaya getiren o yüce insanlara anne ve babana… Tabi ki severdin onları ama ne kadar üzülmüştün. Bunları o çocuk yaşta yaşayıp mücadele eden sen, şimdi daha büyüdüğün halde kendine niye bu kadar acımasız olabiliyorsun?  
Bazen daraldığın anlar olur ve dersin “Yeter ya,  teker teker gelin, hep benimi bulur bu sorunlar. Ben ne kadar talihsiz bir kişiyim, bunaldım, yeetteeerrrrrr” diye bağırırsın. Çoğu kez de bu çığlığını yalnızca sen duyarsın. İşte o anlar birçok şeyden soğursun en iyi yaptığın şeyler bile anlamsız ve yabancı gelir. İşte o an hayallerinden koptuğun andır aslında. Sen, o an olaya, kişiye karşı sergilediğin davranış modelinden dolayı aslında istediğin sonucu alamadın. Şansızlık veya kaderden dolayı değil. Davranış şeklini değiştirdiğinde göreceksin ki alacağın sonuç hedeflerinle paralellik oluşturuyor. Davranışlarından dolayı aldığın sonuca kızıp kendini yıpratman, pire kızıp evi yakmaya benzer. Kendini yargılamadan önce kendine şunları söyle: “ Ben bir davranıştan daha büyüğüm. Gerçek olan benim ve yapacaklarım daha çok var.”

“Olmuyor” kelimesi yaptığın o davranışın için geçerli. Yani evet olmuyor bu doğru. Olmayan bir şey var, yani ters giden şeyler var ve sen maddi ve manevi şekilde çok yıprandın. Bu kesinlikle doğru.  Sorun nerde mi yoksa başka yer demi? Sorun işte tam burada. Yanlış olan şey sen değilsin senin verdiğin tepki, davranış modelin. Hangi komutan tek bir taktikle tüm savaşları kazanmış, hangi patron aynı taktikle tüm ihaleleri kazanmış, hangi çocuk tek bir taktik ile düşündüklerini ebeveynlerine yaptırabilmiş. Sorun sende veya senin hayallerinde değil senin benzer davranış modellerinde olabileceğini düşün.
Düşeceksin, düşmelisin de. Düşmek, yanlış yapmak aslında ne kadar da güzel bir şey. Düşmek, hem kendin için bir mola vermektir. Çünkü hata yaptığında veya düştüğünde yeni yollar denemeyi seçersin. Birde, hata yapmak, çevrendeki kişilerin seni kusursuz görüp senin en küçük hatanda yargılamalarının önüne geçer. Hata yapmak, bazen güzel şeylere vesile olur. Keşke büyük başarıların hemen ertesinde başarısızlıklar yaşasak ta bir yerimiz kalkmasa veya egomuz palazlanmasa.

Hatalar ve yanlışlıklar olmasaydı şimdiki teknolojilerin, bilimin, ahlaki ilişkilerin, hukuk kuralların, çevre ve hayvan duyarlılığın hangisi bu medeni seviyeye gelebilirdi? Çevrende bu kadar büyük yanlışlıklar varken senin yaptığın hata veya hata yapmaktan korktuğun için vazgeçtiğin şey aslında senin tek bir kere kullanımlık koca yaşamın.

Tabi ki hata yapmalıyız. Hatta “uzun zamandan beri hata yapmıyorum ya bende bir tuhaflık mı var?” demeliyiz.  Böyle dedikçe yanlışlarımızla barış ilan etmiş oluruz, tıpkı yıllar öncesinde savaştığımız devletlerle sonrasında barış ilan edip akabinde turist olarak gidip gezmek ve onların mallarını satın almak ve onlara kendi ürettiklerimiz satmak gibidir. Hatalarımızla barış ilan ederek hayallerimize kavuşmayı öğrendik. İşte böyle başladı bizim hikâyemiz.
“Kımıldan, kımıldan kımıldanıver ah şöyle nazlım kımıldanıver…”

Doğum ile ölüm arasındaki bu uzun yaşamda hayallerini bizimle paylaşacak cesaretin var mı yoksa dünyanın en büyük en değerli ve en sakin yeri olan mezarlığa mı götüreceksin. O mezarlıkların dili olsa ilk başta herhalde şunu söylerdi. “Ah biraz daha zamanım olsaydı da şunu da yapabilseydim.” Orada yatanların hepsinde bir hayal kırıklıkları var. Keşke dememek için bugün hala zamanın var.

70 üstü yaşı olan ve hastanede yatan 500 kişi ile yapılan röportajda: Hayatlarının en büyük pişmanlığı? Sorusuna ne yaptıklarını değil, daha çok ne yapmadıklarını veya korkudan yapamadıkları ama yapmak istedikleri şeyleri söyledikleri görülmüş.
Sen kaç yaşında olursan ol şuna asla izin verme. Başkasının senin hakkındaki düşüncesi, senin gerçeğin olmasın. Sen gerçekten başkaların ağzından çıkan ve seni birilerinin kategorisine sokan cümlelere izin verme. Sen bir sayı veya istatistik değilsin. 
“Kımıldan, kımıldan kımıldanıver ah şöyle nazlım kımıldanıver…”

Senin en mahrem anında kim vardı, senin en mutlu anında, hani ağzın kulaklarına vardığında ve yapamaz dediklerinde yaptığın başardığın o anı hatırla. Ya peki yere düştüğünde kim vardı yanında? Dostlarından bahsetmiyorum, yani seni teselli edenleri değil seninle birlikte o anı saniye saniye yaşan kim vardı yanında? Dur ben söyleyeyim Sen ve hayallerin. Sarıl hayallerine.

Her sabah uyandığında zamanını hayallerin için harcamalısın.

Bazen tam vazgeçme noktasına geleceksin hatta bazen aynı hataları yapmaktan uslanmayan bir aptal gibi hissedeceksin, bazen dışlanacaksın, bazen seni anlamayacaklar, hatta bu nedir diye gözlerini düşürüp garip garip bakacaklar ve sonra sen yalnız kaldığını sanıp üzüleceksin aslında bir bakacaksın ki sen en değerli şeyle beraber olduğunu göreceksin. Kim mi? Doğumundan beri seninle olan kendinle. İşte o doğumundan itibaren seninle olan benliğin göz kırpacak sana.

Bir melodi çıkacak ağzından “Kımıldan, kımıldan kımıldanıver ah şöyle nazlım kımıldanıver…” Bu arada bu yazıya ilham veren şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim. “Doğa için çal” klipindeki versiyondan dinleyin.

Çevrendeki kişilerin bak şöyle yaparsan böyle olur cümlelerine fazla itimat etmeyeceksin zaten başarabilseydi o başarırdı, çünkü bu cümle onun. Cümlelerin içinde korku, sınırlandırmalar varsa  “ben almayayım teşekkürler” diyebilmek ne güzel bir yaklaşım. Bu cümleyi demediğimiz için zaten bu durumda olduğumuzu bir düşün. Sigara bağımlılığın veya obezliğin başlangıcı çoğunlukla böyle olmuyor mu? “Yok, teşekkürler, ben almayayım deseydik bu derece bağımlı olur muyduk sence?

“Al iç ya bir taneden, bir şey olmaz”,“İyi gelir bak” , “Bununla da ne güzel gidiyor” , “Asıl bunla tadı çıkıyor” , “Bu ... yedikten sonra gerçekten kendimden geçiyorum” , “O ne güzel bir tat”. Bu cümlelerle başlayabiliyor birçok bağımlılıklar. Ama sen hayır teşekkür ederim diyebiliyorsun artık.
Dur bir derin nefes al ve bunları söyleyip ve yapana bir bak ve kendine “böyle olmak istiyor musun gerçekten” diye bir sor. Cevabın neyse ona göre kımıldanıver.

Birçok kişi hata yaptığında hata yoldaşı arar ki hatalarının içinde kendini yalnız hissetmesin. Bu yüzden birçok hatayı kişiler ‘hata’ olarak değil istek, arzu, yaşam tarzı, şansızlık, çevresel etkenler gibi göstermeye çalışır. Sen, sen o kendi hatalarınla baş başa kal ve hatalarının senin değil o anki stratejilerinden kaynaklandığını gör.  Çünkü o hatayı yapanda sensin o ana kadar birçok başarılara yelken açanda. 
Seni sen yapan, başarı değil senin yaşam mücadelendir. Başarılı insanları yapan en büyük şey geçmişteki başarısızlıkları unutmasıdır.
Senin zihnin bir savaş arenası. Ama unutma o zihin senin. Yani savaşı sen istersen, kazanabilirsin.
Hayallerin kadar büyüksün, hayallerin kadar değer görürüsün. Artık bir karar vermelisin. Yapabildiğin en iyi şeyi (meyveyi) daha vermedin. Ya o meyveyi vermek için kendine bir şans ver ve çalış ya da…

İster bu yazılanları unut istersen de kendine biraz daha değer vermeye başla. En az ötekiler kadar senin ve hayallerinin değerin yok mu? Kuru ağaçtan çıkan rengârenk meyveleri düşün.

 


Bu makale 472 kere okundu.

Yorumlar

Yorumunuz